• Twitter
  • Facebook
  • Youtube
  • Instagram
Mehmet Fatih Fidanboy
Bilmediğimiz Bulgaristan…
03 Aralık 2014 Çarşamba
Mehmet Fatih Fidanboy | fatihfidanboy@outlook.com

 

Turistlerin İstanbul’a geldiklerinde neler yaşadıklarını hep merak eden biri olarak, varsa sizin de bu merakınıza ışık tutmak adına, Bulgaristan’a turist olarak gittiğimde yaşadığım güçlükleri ve bunun yanında keyifli anları sizinle paylaşmak istiyorum.

 

İki arkadaşımla birlikte hiç aklımızda yokken, bilmediğimiz komşumuz Bulgaristan’a gitmeye karar verdik ve büyük bir hızla vizemizi hazır etmemize rağmen, henüz hangi otobüs firmasıyla gideceğimize karar verememiştik. Varan Turizm’le gitmek istiyorduk ama Sofya’ya seferleri olmadığını öğrendik. Metro Turizm’den yer ayırdık. Bu arada öteki firmalara da bakıyorduk ama Metro dışında başka firma bulamadık ve biletlerimizi aldık. Ben otobüse Anadolu Yakası’ndan binmeye karar verdim, Gönül’le Fatih ise Avrupa Yakası’ndan binmeye karar verdiler. Benim servisim saat 18’de kalkacaktı ama ben her ihtimale karşı yarım saat öncesinden yazıhaneye gittim ve ne göreyim. Bir sürü insan sinirli bir şekilde yazıhanedeki adamla kavga ediyorlar. Bir önceki servis gelmemiş ve insanlar otobüslerini kaçırmışlardı. 45 dakika sonra servis geldi ve bütün Anadolu Yakası’nı gezerek, Hindistan’ı aratmayacak şekilde onlarca insanı üst üste istifleyerek otobüs terminaline ulaştı. Otobüs terminalinin de hali pek farklı değildi. Bekleyen yüzlerce insan ve gelmeyen onlarca otobüs. Neyse ki benim otobüsüm yarım saat rötarla da olsa geldi ve Avrupa Yakası’na doğru yola çıktık. Otobüs’ün hostesi pasaportlarımızı topladı, ön tarafa götürdü sonra tekrar getirip dağıttı. Bu arada hostesimiz acayip suratsız bir kadındı ve ben hala kafamda Bulgaristan’a gitme fikrinin kötü bir fikir olup olmadığını tartışıyordum. Sonunda, arkadaşlarımı da Avrupa Otogarı’ndan aldık ve bir saatlik rötara rağmen Sofya’ya doğru yola çıktık.

 

Saat sabahın 7 buçuğu ve Sofya’dayız. Üçümüzde sersemlemiş bir şekilde otobüsten inip valizlerimizi aldık. Otel nerede acaba diye söylenirken, tam garajın karşı caddesinde koskoca Sofya Princess yazısını gördük. “Yok artık, bu kadar da yakın olamaz” dedik. Etraf gözüme pek hoş gelmemişti. Eski ve boş bir havası vardı bulunduğumuz yerin. Bölgede bulunan temizlik işçilerinin hepsinin kadın olması da dikkatimizi çekti. Fatih’e dönüp “Şehrin dışındayız ya, ondan böyle herhalde buraları. Şehir merkezine doğru gittiğimizde şehir güzelleşecektir” dedim ama bu söylediğime kendim bile pek inanmadım.

 

Caddeyi geçtik ve otelimizin kapısından girdik. Rezervasyonumuzun olduğunu söyleyerek odalarımıza yerleşmek istediğimizi anlattık. Ancak öğleden sonra saat 12’de odalarımıza yerleşebileceğimizi cevabını aldık. Valizlerimizi bıraktık ve dolaşmak için dışarı çıkmaya karar verdik. Kapıda duran ve daha sonra adının ‘Günay’ olduğunu öğrendiğimiz bir görevli bizimle Türkçe konuşarak bize gezebileceğimiz ve kahvaltı edebileceğimiz yerler konusunda yardımcı olmaya çalıştı. Ben pek aç değildim aslında ama Fatih’le Gönül çok acıktıkları için “Hemen o yeri bulalım” diye söylenmeye başladılar. Hiç zorlanmadan Günay’ın tarif etmiş olduğunu düşündüğümüz yeri bulduk. Bir börekçiydi burası. İnsanlar işe giderken böreklerini alarak ayaküstü orada yiyorlardı. Biz bir türlü hangi böreği alacağımıza karar veremiyorduk. Kasadaki kadın İngilizce bilmiyordu ve ben de ona peynirli böreği nasıl anlatacağımı bilemiyordum. “Cheese?” diyordum. Fatih’te “Aman domuz peyniri falan olmasın” diyordu. Ben de “Saçmalama, domuz peyniri mi olurmuş” dedim. Kadın sonunda ne demek istediğimi anladı ve hangilerinin peynirli olduğunu gösterdi. Ben birkaç şey daha sormak istedim ama kadın el kol hareketleriyle “Peynirli dedim ya, ne sorup duruyorsun” anlamında bir şeyler söylemeye başladı. Böreklerimizi almayı başardık, şimdi sıra içeceklerde... Fatih içecekleri anlattı ve bir an da kadınla birbirlerinin dillerini bilmeden muhabbete başladılar. Kadın, müşterileri falan unuttu ve Fatih’e Bulgarca ders vermeye başladı. Bu arada, börek bekleyen insanlar arkada kuyruk oluşturuyorlardı. Fatih’e “Kısa kes bak kuyruk oldu senin yüzünden” dedim. Böreklerimizi ve içeceklerimizi alıp, dışarı çıktık. Biz de herkes gibi, böreklerimizi ayaküstü yemeğe başladık. Bulgar böreği bizim böreklere benziyordu ancak biraz daha yağlısı. Ben yiyemedim ama Fatih’le Gönül çok acıkmış olmalılar ki börekleri anında silip süpürdüler. Hatta, Fatih benim böreğimi de mideye indiriverdi bir an da.

 

Böreklerden sonra, artık çay içme vakti geldi ama ortada çay falan yoktu. Gelmeden önce birkaç sitede Bulgarların çay içmediğini okumuştuk ama yine de şansımızı denemek istedik. Yönümüzü kendimiz belirleyip “ya bismillah” deyip yürümeye başladık. Ne pahasına olursa olsun şehir merkezini bulmayı kafamıza koymuştuk. Yürüdükçe, şehir gerçekten de güzelleşmeye başladı. Arabalar korna çalmıyor, yayalara yol veriyorlardı. Bir yaya gördüklerinde 100 metre geride duruyorlardı. İnsanlar ellerinde kahveleriyle işlerine yetişmeye çalışıyorlardı ama asla bir karmaşa yoktu. Şehrin heryerinde tramvaylar... Öyle istiflenmiş insanlarda yok tramvaylarda, çoğu boş gidiyor.


Uzun yolculuğun ardından, bir köşede Lavazza gördük. Burada çay vardır deyip dışarıdaki masalardan birine oturduk. Yan masamızda yaşlı 3 adam sohbet ediyorlardı. Çaylarımızı söyledik. Gelen çayların poşet çay olduğunu görünce “Ne yapalım buna da şükür” dedik. Garson kızımız acayip bir şeydi, Fatih’le ben gözümüzü alamıyorduk ondan. O sırada masamıza dilenci kılıklı bir adam yaklaştı ve Bulgarca bir şeyler söyledi. Söyledikleri arasından sadece kahve kelimesini anlayabildik. Biz ilgilenmeyince gitti ama 2 dakika sonra tekrar geldi. Bu sefer sigara dediğini anladık ve Gönül, bir tane sigara verdi adama. Tipi dilenci gibi olan adam, vakur ve gururlu bir şekilde cebinden 10 kuruş çıkarttı ve masaya koydu. Bu hareketine çok şaşırdık ve hemen parasını geri verdik. Adamın bu hareketi karşısında hem biz hem de yan masadakiler gülme krizine tutulduk. Kendimize geldikten sonra, hesabı ödeyip Lavazza’dan çıktık ama aklımız o güzel garson kızdaydı hala...

 

Caddenin karşısına geçtik ve yukarı doğru yürümeye başladık. Biraz yürüdükten sonra, şehir merkezine ulaştık. Evet, artık Sofya çok güzeldi. Bana göre tek çirkinlik, tramvay tellerinin tüm şehri kaplamış olmasıydı. Teller güzel fotoğraf çekmemizi engelliyordu. Fotoğraf çekmeye Sofya heykelinin önünden başladık. Bu heykel Sofya’nın sembolüymüş ve şehir ismini bu kadından almış. Yürümeye devam ettikçe karşımıza ilginç mimarisi olan binalar çıkıyordu. Önce hükümet binasının önünden geçtik, daha sonra Sofya Üniversitesi’ni gördük. Biz iki Fatih, Gönül’ün biraz ilerde fotoğraf çekmesinden yararlanıp Sofya Üniversitesi’nden içeri daldık. Aman Allah’ım, içerdeki bahçede onlarca güzel kız vardı. Burası tam bize göreydi. Bulgar kızlarının bu kadar güzel olduklarını buraya gelmeden önce hiç bilmiyordum ama gördükten sonra gerçekten hayran olduğumu da söylemeden geçemeyeceğim. Üniversitenin önündeki merdivenlerden aşağı doğru indiğimizde metro durağıyla karşılaştık. İçeride birkaç dükkan, Mc Donald’s ve Tourism Information olduğunu görünce hemen içeri girdik. Sofya’da görülecek yerlerle ilgili biraz bilgi ve Sofya haritası aldık. Bu arada öğle olmak üzereydi ve hem karnımız açıkmıştı hem de bir şeyler içmek istiyorduk. Metro durağının öteki tarafından çıktık. Bir parkın içinde çok güzel bir cafe dikkatimizi çekti. Önce çevrede birkaç fotoğraf çektik sonra gördüğümüz o cafeye oturduk ve beyaz peynirli patates kızartması sipariş ettik. Buradaki garsonumuz da çok şekerdi. Bulgarlar genel olarak İngilizce biliyorlardı. Bu da bizim işimizi kolaylaştırıyordu tabi. Kısa bir süre sonra siparişimiz geldi. Patates kızartmamızın üzerine bol rendelenmiş beyaz peyniri görünce hepimiz resmen saldırdık. Gerçekten harika bir şeydi bu. Üstelik fiyatı da gayet makuldü. Bulgaristan’da genel olarak fiyatlar zaten çok makuldü. Çok lüks restaurantlarda bile yemek yeseniz çok fazla para ödemiyordunuz. Normal yerler ise gerçekten çok ucuzdu.

 

Karnımızı doyurduktan sonra, tekrar yollara düştük. Aslında üçümüzde yorgunduk ama sanki şehir kaçacakmışçasına şehrin heryerini ilk günden gezmek istiyorduk. Tam merkezde bulunduğumuz için, görülecek heryer yolumuzun üzerinde kalıyordu. Önce, Aleksander Nevski Katedrali’ne gittik. Bu katedral Osmanlı Rus Savaşı’nda ölen askerlerin anısına dikilmiş. Katedrali gezdikten ve fotoğraf çektikten sonra, katedralin tam karşısında bulunan bit pazarında gezimize devam ettik. İş arkadaşlarımdan bir tanesi gelmeden önce benden ahşap bir haç istemişti. Burada bulabileceğimi düşünüyordum ancak o kadar aramama rağmen orijinal bir şey bulamadım. Fatih’le Gönül birkaç magnet aldılar. Bit pazarında çok ilginç şeyler satılıyordu. Eski paralar, pullar, Ruslardan kalma şapkalar, Nazi miğferleri, eski Rus fotoğraf makineleri ve şu an aklıma gelmeyen yüzlerce çeşit eşya… Uzun uzadıya, tek tek tezgahları dolaştık. Fatih bir tezgahta kurşun askerler gördü ve onlardan da aldı.


Saat daha öğlen 1’di. Çok yorulmuştuk ama hiçbirimiz “Yorgunum” demiyorduk. Bu tür gezilerde grup içinden mutlaka çatlak sesler çıkardı: Onu yapmayalım, buraya gitmeyelim, şunu yemeyelim, hiç beğenmedim… Üçümüz, ilk defa uzun soluklu bir gezide olmamıza rağmen, hiçbir konuda tek bir uyumsuzluk dahi yaşamadık. Birlikte karar verdik ve birlikte yaptık. Her şey o kadar mükemmel gidiyordu ve o kadar eğleniyorduk ki... Gezmeye devam ederken, yol üzerinde birkaç kilise gördük. İçlerinden bir tanesini gözümüze kestirdik ve içeri girdik. İçeride dua eden, mum yakan insanlar vardı. Gönül de bir mum satın aldı ve mumu yakarak, mumlar için hazırlanmış bölüme koydu. Ben de kilisenin içine göz gezdirmeye başladım. En önde bir kız elleriyle yüzünü kapatmış bir şekilde dua ediyordu. Bir süre onu öylece seyrettim. Kıza bakarken aklımdan bunun çok güzel bir fotoğraf karesi olacağı geçiyordu ama elim fotoğraf makinesine bir türlü gitmedi. Bu arada, rahip mumların yanına yaklaşıp yanan mumları birer birer söndürüyordu. Muhtemelen bu mumları tekrar satacaktı. Kilise bile ticaretten bir şeyler kapmış diye düşündüm. Arkadaşım için ahşap haç arayışım heryerde devam ediyordu. Kilisenin içinde hediyelik eşya satan bir dükkan vardı ama orada da bulamadım. “Artık kusura bakma arkadaşım, çok aradım yok işte...” Bu arada, bence Bulgaristan’ı gezerken kiliselere 1 saatten fazla zaman ayrılmamalı. Kiliseden çıktıktan sonra, artık otelimize yerleşebileceğimiz saatin geldiğini düşündük ve çok da büyük olmadığını düşündüğümüz Sofya şehrinde otelimizi çabucak bulabileceğimizi düşünerek, otelimize gitmek için yola koyulduk. Tabi bunu yaparken haritalarımız da sonuna kadar açık vaziyetteydi. Aslında Gönül, başından beri otele taksiyle dönelim dediyse de biz iki Fatih bu konuda onu dinlemedik ve onu yürüyerek dönmeye ikna ettik. Geldiğimiz yönü tahmin ederek o istikamette yürümeye başladık. İlk günün verdiği yorgunluk çok fazla yürümemizi engelledi. Gönül, her zaman ki gibi “Bir yerde oturup çay içelim” dedi. Yemyeşil bir alan kenarındaki bir cafeye oturduk. Fatih fotoğraf makinesiyle oynaşmaya başladı. Benim gözümse insanların yedikleri şeydeydi. Ellerinde kocaman bir ekmeğin üzerine konulmuş peynirli bir şey vardı ve acayip güzel görünüyordu. Fatih’in gözüyse kızlardaydı. Yemek onu pek ilgilendirmiyordu. Sanatsal çalışma yapmaya gelmiş beyefendi... Fotoğraf makinesine 70’e 300 lensi taktı, objektifi 300’e dayadı ve objektifi de bir güzel gizledikten sonra gelen geçen kızların fotoğraflarını çekmeye başladı. Biz de  Gönül’le çaylarımızı içip lafladık. Bir müddet orada dinlendikten sonra, Gönül yandaki binada ‘Doğal Hayat Müzesi’ olduğunu söyledi ve “Buradayken orayı da gezelim” dedi. Hesabı Gönül’e ödettik ve kalktık. Çünkü Fatih’le benim yanımızda yeterli Bulgar Levası yoktu. Paramızı Otel’e dönünce bozduracaktık.

 

Binadan içeri girdik. Heryerde masalar, sandalyeler vardı. Nasıl yani, Doğal Hayat Müzesi’nde bunların ne işi var dedik kendi kendimize. Gönül “Bu masa ve sandalyeler eski, bu adamlar komünizmden yeni çıktılar ya herhalde onları sergiliyorlar bu müzede” diye akıl yürüttü. Biz Fatih’le Gönül’ün bu lafına gülmekten konuşamadık bile. Bütün binayı gezdik, hiçbir şey bulamadık. Binada yalnızca eski dolaplar, masalar ve sandalyeler vardı. Rastgele bir kapıyı açtım ve içeride bir adamın masada oturarak çalıştığını görünce hemen kapıyı kapattım. Adam odadan çıkıp bana sinirli sinirli bir şeyler söyledi ve ben yalnızca aptal aptal baktım. Bina labirent gibiydi ve koskocaman binada kaybolduk. Neyse ki sonra bir odadan bir kadın çıktı ve bir kapıyı açarak bize oradan girmemizi söyledi gülümseyerek. Şaka gibi ama müzenin giriş kapılarından bir tanesi meğer o kapıymış. Bu yönlendirme sayesinde, sonunda müzeden içeri girebildik. Başka hiçbir yerde görmediğim çok değişik bir müzeydi bu. Biraz iğrenç, biraz vahşice ve biraz da barbarca geliyordu burası aslında bana. Oysa, Gönül’le Fatih bayıldılar buraya. Adamlar yıllarca uğraşmışlar, bir sürü hayvanı ve böceği burada toplamışlar. Hayvanlar bence katledilip içleri doldurularak muhafaza edilmişler çünkü hepsi gerçekti. Faresinden maymununa kadar her çeşit hayvan vardı burada. Bina 4 katlıydı ve her katında çeşitli hayvanlar, böcekler sergileniyordu. Binanın en üst katı ise sadece böceklere ayrılmıştı. Bunu yapan gerçekten akli dengesini yitirmiş olmalıydı çünkü milyonlarca cins karınca, bit, pire, kelebek, güve, sinek, hamam böceği gibi böcek çeşitlerini bulmuştu ve onları teker teker iğneye geçirip burada sergilemişti. Adam bunlarla uğraştıktan sonra muhtemelen akıl sağlığını yitirmiştir. Ben “Artık buradan çıkalım hiç hoşuma gitmedi” desem de Fatih ve Gönül, müzeyi büyük bir keyifle gezmeye devam ettiler. Müzeyi gezdikten sonra çıkışı hemen bulabildik ve müzenin gerçek kapısından çıkmayı başardık. Kapıdaki gişede bir kadın bilet kesiyordu, oysa biz para ödemeden girdik bu müzeye... Orada ödemediğimiz paraya bir akşam ziyafeti çekeriz artık kendimize.

 

Sonunda Gönül ve Fatih’e göre ilginç, bana göreyse iğrenç olan bu müzeden çıktık. Otel yolunda olduğumuzdan iyice emindik. Gönül bize pek çaktırmamaya çalışsa da çok yorulmuştu. Bizim de ondan bir farkımız yoktu aslında. Sabah börek yediğimiz yerdeydik artık, otele iyice yaklaşmıştık yani. Gönül için bir tuvalet molası verdik ufak bir cafede ve bangır bangır Serdar Ortaç’ın o muhteşem sesinden Bulgarca şarkı dinledik. Yol bitmemişti ancak biz de bitmiştik ve biraz da acıkmış durumdaydık. KFC’yi görünce, hadi bir şeyler yiyelim deyip içeri girdik. Birer hamburger söyledik ve hamburgerlerimizi yerken günün kritiğini yaptık. KFC’nin yanında Donut’s da vardı. Aç değildik ama bir sürü donutu paket yaptırdık ve otele doğru yola çıktık. Sonunda otelimize vardık ve otele yerleştik. Sofya’daki dört yıldızlı bu otel pek beklediğim gibi güzel çıkmadı aslında. Sanki eski bir yapı üzerine tadilat yapılarak otele dönüştürülmüş bir yer gibi duruyordu. Kim bilir, belki de öyledir... Biraz odalarımızda dinlendikten, kettleda ısıtılmış su ve Gönül’ün Türkiye’den getirdiği poşet çaylarımızı da içtikten sonra lobiye inip akşam yemeği için ne yapacağımıza bakacaktık ama Fatih, üzerini değiştirip kendini otelin havuzuna atıveriyor.

 

Otelde yeme fikri üçümüze de pek cazip gelmiyordu. Allah’tan kapıdaki görevli bize yardımcı oldu. Kendisine buralarda etnik, sazlı sözlü yemek yiyebileceğimiz bir yer var mı diye sorduk. İstediğimiz gibi birkaç yer olduğunu ve eğer istersek bizim için hemen bir lokantadan rezervasyon yaptırabileceğini söyledi. Tabi ki biz bunu yemedik. Sanki bizi kandırıyormuş gibi geldi bize. Kendimiz şehir merkezine giderek güzel bir lokanta bulmaya karar verdik. Kapıdaki adam, şehir merkezine gitmemiz için bir taksi çağırdı. Bulgaristan’da iki çeşit taksi vardı. Biri kilometre başına 0.56 leva yazıyordu, diğeri kilometre başına 1.5 leva yazıyor. Kime sorduysak bunun nedenini bize açıklayamadı çünkü kendileri de bilmiyorlar bunun nedenini. Taksilerin tarifeleri, sağ yan camın üzerinde yazıyor, buna göre ucuz taksiyle gidilebiliyordu. Otelin önüne gelen taksiler bu ucuz tarifeli taksiler olduğundan bakmaya pek gerek olmuyordu. Taksi bizi şehir merkezinde bıraktı. Hava daha yeni kararmaya başlıyordu ve Sofya bu halde de çok güzeldi. Tarihi binalar ışıklandırılmıştı, parklar insanlarla doluydu ve parklardan birinde mezuniyetlerini kutlayan gençler vardı ama bir sessizlik bir sakinlik hakimdi şehre. İnsanlar cafelerde oturuyorlar ama bangır bangır müzik çalmıyordu hiçbir yerde.


Etrafta müzikli, Bulgar yemekleri olan bir lokanta aramaya başladık. Orta yaşlı iki kadının yanına yaklaştık ve aradığımız gibi bir yeri nasıl bulabileceğimizi sorduk. Yardımcı olmaya çalışıyorlardı ama aklına yakınlarda öyle bir yer gelmiyordu. Parktaki gençlerin yanına yaklaştık, aynı soruyu bu sefer de onlara sorduk. İçlerinden bir kız, arkadaşlarının da desteklemesiyle (Sizi Allah gönderdi, yoksa İngilizcemi hiç bir yerde kullanamıyorum edasıyla) bildiği bir yeri bize anlatmaya başladı. Buraya arkadaşlarıyla çok sık gittiklerini ve çok beğendiklerini söylüyordu. Biz aslında yol tarifinden pek bir şey anlamamıştık ama teşekkür ederek yanlarından ayrıldık. Yolda ilerlerken Fatih bir sürü kızla güya yer sorma bahanesiyle muhabbet edip, kikirdeşiyordu. Ben bisikletli bir çocuğa aradığımız yeri sorup net cevabımı aldıktan sonra Fatih’i çağırdım ama Fatih o sırada başka dünyalara gitmiş durumdaydı. Döndüğünde de bir güzel fırçasını yedik rahatsız ettik diye.

 

Sonunda tarif edilen Bulgar lokantasını bulduk. Burası orijinal bir yere benziyordu ama biraz boğucu gibiydi de. Merdivenle bir kat iniliyordu, içerisi kapalıydı ve canlı müzik yoktu. Menüyü bir müddet inceledik ama ortam pek hoşumuza gitmedi ve çıktık. Saat gecenin 10’u oldu ve biz hala doğru düzgün yemek yiyecek bir yer bulamadık. Geldiğimiz yollardan geri dönmeye başladık çünkü gelirken güzel bir lokanta gözümüze çarpmıştı. O lokantayı bulmaya niyetliydik. Önce İspanyol Kültür Merkezi Cervantes’i bulduk. Sonra o caddeyi takip ederek yukarıya doğru ilerledik. Ve sonunda karşımızda Yunan Lokantası… Hemen bahçedeki boş masalardan birine oturduk. Burası çok hoş ve nezih gözüküyordu, ortam muhteşemdi. Gönül her zaman ki gibi balık sipariş verdi. Biz de Fatih’le et şiş söyledik. Tabi ki olmazsa olmaz Yunan salatamızı ve birkaç mezemizi de söylemeyi ihmal etmedik. Koskoca Bulgaristan’da akşam yemeğimizi bir Yunan lokantasında yememiz de tam bir komediydi aslında. Önce muhteşem salatamız geldi. Taptaze sebzeler ve Yunan peyniri. Bana pek değişik gelen bir zeytinyağı tadı olmasa da Gönül ve Fatih salatadaki zeytinyağına bayıldılar. Gönül’ün rakısı geldi. Yeni rakı diyorlardı gelen içkiye. Gönül “Sakız kokuyor bu muhteşem güzel” dedi ve kalkarken o rakıdan almak istediğini söyledi. Garson satmak istemediği için önce şişesinin çok büyük olduğunu, sonra çok pahalı olduğunu, Gönül ısrarla almak isteyinceyse kalmadığını söyledi. Sanırım kendilerinin yaptığı çakma bir rakı olduğu için satmak istemediler. Yemeklerimiz çok güzeldi, yanlarında gelen ızgara sebzeler de aynı şekilde. Günü böyle güzel bir yerde bitirdiğimiz için çok mutluyduk üçümüz de. Hatta gün bitmesin istiyorduk. Güzel bir yemek, güzel bir sohbet sonrası yaklaşık 100 lira gelen hesabı ödedik ve bu güzel restorandan kalktık. Gelirken taksinin bizi bıraktığı yerden bir başka taksiye binerek otelimize döndük. Taksi şoförü genç biriydi. 3.5 liraya gittiğimiz yerden 2.5 liraya dönmek bizi şaşırtmıştı. Bütün gün çok yorulmuştuk. Ertesi günün programında alışveriş merkezleri vardı. Otele girmeden önce kumarhanenin önünden geçtik ama içeri girmek için hiçbirimizin hali yoktu. Odalarımıza gittik ve kendimizi hemen yataklara attık.

 

Sabah Fatih’in o bet sesiyle söylediği şarkıyla uyandım. Saat 9 civarıydı. Hemen giyinip kahvaltıya indik. Kahvaltı açık büfeydi. Bunu da 4 yıldızlı bir otele yakıştıramasam da, tabağıma bir şeyler koyup yemeğe çalıştım. Hızlı bir şekilde kahvaltımızı yaptık ve kapıya doğru yöneldik. Günay kapıda bizi görünce gülümsedi. Biz de sanki bir akrabamızı görmüşçesine mutlu olduk. Günay’a ertesi gün Vitoşa Tepesi’ne gitmek istediğimizi ve nasıl gidebileceğimizi sorduk. Bozuk Türkçesiyle bizi bir arkadaşının arabasıyla 100 Leva’ya gezdirebileceğini söyledi.

Herhangi bir yorum yapılmadı, ilk yorumlayan siz olun
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır..
 
 
Yukarı