• Twitter
  • Facebook
  • Youtube
  • Instagram
Didem Sakkaf
Bilmezdim yoğurdun parayla marketten alındığını...
24 Kasım 2014 Pazartesi
Didem Sakkaf | sakkafdidem@gmail.com

 

Asya’da bir sahil kasabası… Şirin, sessiz… Her şeye rağmen kendi gibi kalabilen ender yerlerden biri… Kanlıca…

 

İnternette Kanlıca hakkında; tarihi, adının nereden gelmiş olduğu rivayetleri, adıyla meşhur yoğurdu ve daha birçok bilgiye ulaşabilirsiniz. Peki, internet bilgileri dışında, Kanlıca ve yoğurdunu hiç merak ettiniz mi?

 

Aslında Kanlıca Yoğurdu’nun hikayesini yazmak için başlasam da, bir köşesinden Kanlıca’ya dokunmadan geçmeye de el vermedi içim. O değil mi ki, her çocukluğumu düşündüğümde bana dokunan, adına yazılmış şarkılarıyla yaşayan… Evet, Kanlıca küçük fakat içinde kocaman tarihiyle ‘yaşayan’ bir yer. Özellikle yaz aylarında, kalabalık iskele meydanının gürültüsünden, ara sokaklara adımınızı attığınız an da kurtulabilirsiniz. Bu yüzden bana hep sihirli gelirdi o sokaklar. Tüm kalabalığa rağmen sessizliği asla bozulmayan Kanlıca sokakları. Şimdilerde sıkça dizi setlerinin kurulduğu, kalabalık set ekibinin dolaştığı bir yer olsa da o sokaklar, hala sakin ve sükûnetini bozmadı. Kısacası Kanlıca demek, huzur demek. Yani en azından benim için… Büyük bir huzura sahip ve sahip olduğu o huzuru ne zaman istersem benimle paylaşacak kadar da cömert.

 

Bu girişten sonra, gelelim aslında asıl yazmak istediğim Kanlıca’nın meşhur yoğurduna. Şimdiler de kimsenin yediğinde meşhurluğunun nereden geldiğini anlayamadığı, aslında o kadar da abartılacak bir tadı olmadığını söylediği yoğurt… Artık yenilen yoğurdun marketlerdeki katkılı, krem peynir kıvamındaki yoğurtlar olduğu düşünülürse, verilen tepkiler doğal bulunabilir belki de. Bir de ağız tadı meselesi tabi.

 

Kanlıca Yoğurdu’nun meşhurluğu, doğallığından geliyor. Yaklaşık bir asır önce hatta belki daha da eski zamanlarda, Bulgaristan göçmeni babamın büyük dedesi Poyraz İbrahim Ağa tarafından başlatılıyor bu serüven. Bulgaristan’dan göç ettikleri Kanlıca’da, Muhacir Mahallesinde… Daha sonra babamın dedesi Hüseyin dede tarafından devralınan meslek, babamın dayıları İbrahim ve Nuri dayıdan sonra babamlara geçiyor.

 

Osmanlı İmparatorluğu zamanında Balkanlar’dan Anadolu’ya göç edenlere ‘muhacir’ denildiğinden, mahalleye de bu isim verilmiş. Çünkü o sıralar fazlaca göç almış bu mahalle.

 

Muhacir Mahallesi’nde yerleştikleri, çokça savaş gören, ahşap evde başlamış yoğurt imalatı ilk olarak. Bulgaristanda hayvancılıkla uğraştıkları için buraya geldikten sonra da en iyi bildikleri şeyi yapmak istemişler ve ayakta kalabilmek için hayvanlardan elde ettikleri fazla sütten, başlamışlar yoğurt yapmaya. O ahşap ev hem yaşam alanları hem de geçimlerini sağladıkları bir sığınak olmuş onlara. Evin bir kısmını ahır olarak ayırmışlar ve oturdukları bölümde bulunan ocakta da yoğurdu yapmışlar. Zor şartlarda ürettikleri ürünlerini çömleklerde, birbirine benzemeyen cam kaplar da etraflarındaki insanlara ve iskele meydanında gelip geçen yolculara satmaya başlamışlar. Bir süre sonra bakmışlar bu iş tuttu, babamın dayıları yoğurdu bir imalathaneye taşıma kararı almışlar. Böylece yoğurt, en başta küçük olsa da, bir imalathaneye taşınmış. Adı da ‘Meşhur Kanlıca Yoğurdu’ olmuş.

 

İşler büyümüş, imalathane büyümüş… Yoğurtlar ünlü mağaza zincirlerindeki raflarda yerlerini almaya başlamışlar.  İskeleye yanaşan vapurlara kasa kasa yoğurt taşınmaya başlanmış. Ve tabi en başından beri almaktan hiç vazgeçmeyen alıcı, meydanda hala yerini koruyan İsmail Ağa olmuş. Artık bu yoğun tempoya yavaş yavaş babam da katılmış.

 

Yoğurtçuluk o zamanlarda adeta babadan oğula geçen bir saltanat haline gelmiş. Babam, şimdilerde Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi olarak bildiğimiz, o zamanlarda İstanbul İktisadi Ticari İlimler Akademisi Gazetecilik Bölümü’nde okurken, bir yandan da yoğurtçuluk mesleğini devam ettirmiş. Sabah servise çıkar, akşam da okuluna gidermiş. 1980’lerde üniversite öğrencisi olmanın çok da kolay olmadığı dönemde okuyan ve mezun olan babam, okuduğu mesleği hiç yapmadan direkt dedeleri gibi, çocukluğundan beri yapmayı en iyi bildiği şeyi yapmayı tercih etmiş. O da tüm aile bireyleri gibi yoğurtçuluk mesleğini yapmaya devam etmiş. Bu kadar çok marka ve rakibin olmadığı o dönemde, yoğurtçuluk alanında ‘Meşhur Kanlıca Yoğurdu’, adeta tekel gibiymiş. Git gide büyüyen imalathane de servise çıkan araç ve dağıtıma çıkan yoğurdun sayısı bilinmezmiş. Yoğurthaneden ağzına kadar yoğurt dolu olarak çıkan servis araçları, bomboş dönermiş ve gene de talep tam anlamıyla karşılanamazmış.

 

Vapurlara yapılan yoğurt servislerindeki anılarını babam şöyle anlatır: “Vapurun geleceği saatte kasa kasa yoğurdu iskeleye götürürdük ve vapurun gelmesini beklerdik. Vapur iskeleye daha tam yanaşmadan yoğurt kasalarını hızlıca vapura taşımaya başlardık. Çünkü süremiz sadece yolcuların inip-bindiği kadardı. Kasaları vapura yükledikten sonra koşarak vapurdan inerdik hatta bazen vapur iskeleden ayrılıyor olduğundan iskeleye atlamak zorunda kalırdık. Boş kasaları vapurun iskeleye yanaştığı bir sonraki seferde alırdık. Bazen ilk verdiğimiz yoğurtlar yetmezdi, vapurdan bizi ararlardı ve boşları almak için gittiğimiz sefere de ellerimiz dolu giderdik.”

 

Babadan oğula geçen bu mesleğin bir kısmında ben de bulundum. Servise çıkardım babamla küçükken. Evet, ben babamın kızıydım ama siz de bilirsiniz ki gezilen bir sürü bakkal ve marketin renkli dünyası, bir çocuk için son derece göz alıcı ve caziptir.

 

İşte böyledir yoğurdun serüveni. Bir küçük ahşap evden imalathaneye büyüyen, zincir mağazalardaki raflarda misafir olan, vapur gezilerinde ağızları tatlandıran eski bir tat meselesi…

Kanlıca Yoğurdu başka başka isimlerle hala varlığını sürdürmektedir. Tabi bunlar eskisi gibi değil de, daha yerel ve daha küçük imalathaneler. Çünkü bu yoğurt, içinde koruyucu madde barındırmadığı için raflarda uzun süre kalamıyor ve rakipleriyle yarışamıyor. Bahsettiğim bu küçük, yerel yoğurthanelerden biri, yoğurdun serüveninin başladığı Kanlıca’daki ahşap evin hemen yanında bulunuyor. Ve evet o ahşap ev, yıllara inat, hala varlığını sürdürüyor.

 

Şimdi herkes gibi biz de evimize marketlerde satılan yoğurtlardan alıyoruz. Daha katı, çok uzun süre kalsa da ekşimeyen. Bu fikre en başta alışmak zor gelmişti açıkçası bana. Bilmezdim ki yoğurdun parayla marketten alındığını. Neyse ki hala Kanlıcalı olmak ve başka markalardan da olsa Kanlıca yoğurdunu yemek gibi bir lükse sahibim. Eğer yolunuz Kanlıca’ya düşerse ve eğer bu yazıyla buluşabilmişsek sizinle, Kanlıca’daki eski çınarın altında, iskele ve boğaz manzarasında bir yoğurt yiyin. Ama bu sefer meşhurluğunu sorgulamadan ve nereden geldiğini içinizde hissederek… 

 

Sağda bulunan fotoğraftaki kişi babaannem Emine Sakkaf’tır. Dedesi tarafından başlatılan yoğurt serüveninde kendisinin katkısı da büyüktür. Bir asrın kapanışını geçen sene gerçekleştiren Emine Sakkaf’ ı saygı ve sevgiyle anıyoruz…  

Güneş Şenol Mevlut
01 Ocak 2015 - 13:57
İstanbul'a gitmek benim için hep özlem olmuştu. Bir yoğurt sever olarak Meşhur Kanlıca Yoğurdu yemek için İstanbul'a gitmem şart oldu..
Nilüfer Aydoğan
25 Kasım 2014 - 13:33
Tebrikler canım yazın çok güzel olmuş.Yaşadıklarını hissettiklerini okuyan herkese aktarmışsın kanlıca yoğurdu bundan daha güzel anlatılamazdı.
İlhan Uluç
25 Kasım 2014 - 09:56
Teşekkürler çok güzel bir anlatım. Vapur u babanla ben de kovaladı m.hem bir vapur değil üst üste 4-5 vapur yanaşır iskeleye genede güzel günler. Teşekkürler torunu m . dediklerini hissediyorum.
Bilal Kök
24 Kasım 2014 - 23:11
Çok güzel bir yazı olmuş. Ben Kanlıca yoğurdunu bir marka olarak biliyordum meğer jenerik isimmiş. Umarım uzun yıllar Kanlıca ve meşhur yoğurdu saflığını korur biz de çocuklarımıza yediririz.
Saadet Kabak
24 Kasım 2014 - 21:28
Mükemmel akici bir dille yazilmis ,zevkle okudum .Babadan ogula gecen her is kesinlikle cok özveri ister ama bir o kadarda gurur vericidir diye düsünüyorum,sevgiler.
Hüseyin Sakkaf
24 Kasım 2014 - 14:30
Çocukken yaşadıklarını, gördüklerini, duyduklarını ne güzel yorumlamışsın. Eline sağlık.
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır..
 
 
Yukarı