• Twitter
  • Facebook
  • Youtube
  • Instagram
Tuğba Görgülü
Yeşilçam Biz Demek
14 Eylül 2014 Pazar
Tuğba Görgülü | tubagorgulu1@gmail.com

Fuat Uzkınay'ın çektiği ‘Ayastefanos'taki Rus Abidesinin Yıkılışı’ adlı belgesel Türk Sineması'nın ilk eseri olarak 14 Kasım 1914 tarihinde gösterime girmiştir. 150 metrelik bir belgesel olarak çekilen filmin günümüze hiçbir kopyası ulaşmamıştır. Halkı savaşa hazırlamak amaçlı yapılmış, propaganda çalışmalarının bir ürünüdür. Aslında ilk çekilen Türk filmi ‘Himmet Ağa’nın İzdivacı’ olsa da filmin oyuncuları, çekimler esnasında savaştan dolayı askere alındığından çekimler yarım kalmış ve o süre içinde ‘Ayastefanos'taki Rus Abidesinin Yıkılışı’ çekilerek gösterime girmiştir. Bu yüzden ‘Ayastefanos'taki Rus Abidesinin Yıkılışı’ filmi, ilk Türk filmi olarak kabul edilir. Filmden eser kalmadığı için zaman zaman tartışılsa da bu artık kabul görmüş bir tarihtir.
Türk Sineması’nın bazı eleştirmenler tarafından acımasızca küçümsendiğini, hatta yok edilmeye çalışıldığını düşünüyorum. Kişisel olarak bu düşünceye katılmam mümkün değil. Çünkü eski Yeşilçam filmleri olmasa bugünkü Türk Sineması da olamazdı. Günümüzde hala Türk Sineması’nın Yeşilçam’dan beslendiğini görmek beni mutlu ediyor. Zaten hiçbir alanda geçmişe bakmadan, ustaları tanımadan ve konuyla ilgili tarihi irdelemeden başarılı işler çıkartmak mümkün değildir. Yeşilçam o dönemin imkanlarıyla ve bakış açısıyla elinden geleni yapmış olsa da hak ettiği değeri bulamamıştır. Yeşilçam’ın tiyatral oluşu daha eski zamanlardan beri sinema eleştirmenleri tarafından her zaman eleştirilmiştir. Muhsin Ertuğrul’un, 1922 yılında sinemaya girmesi ve Seden Kardeşler’i film yapımcılığına yönlendirmesiyle sinema, resmi ya da yarı resmi kurumların dışında, ilk sivil yapımevine kavuşmuştur. Muhsin Ertuğrul’un tiyatro geçmişi sebebiyle sinemanın temelinde her zaman tiyatro var olmuştur. Bu yadsınamaz bir gerçektir. İçtenliği, samimiyeti, doğru mesajı doğru şekilde verme özelliği belki de sırf bu yüzdendir.

Yeşilçam’ın eksi yönleri de yok değil. Mesela bir yönetmenin yılda 10’dan fazla film çekmesi veya aynı senaryoyu farklı kişiler, farklı yerler ve farklı isimle çekmesi gibi. Onun da şöyle bir açıklaması olabilir; yönetmenlerde film için yeterli finansal kaynak bulunmadığı için, o dönemde bazı bölgelerde sinema salonları sahipleri halkın isteğine göre parayı karşılayarak yönetmene özel yapım film sipariş ederlerdi. O sipariş edilenin dışına çıkılmaz istenilenin tam karşılığı bir film yapılırdı. Çünkü bu tarz filmlerin izlenmeme gibi bir ihtimali yoktu. Dolayısıyla yapılan bu film sonunda hem yönetmen hem de sinema salonu sahibi kazanırdı. Tabi bu ileriki zamanlarda sinemaya vurulan keskin bir darbe oldu. Bunun için de sinemaya kendini adamış insanların bu öngörüde bulunup sadece para için film çekmemeleri ve işin sanat yönüne ağırlık vermeleri daha uygun bir davranış olurdu.
Dönemin yönetmenleri ve yapımcılarının ne kadar dile getirmeseler de Türk Sineması’ndan esinlenmelerine rağmen oyuncular Yeşilçam’a daha uzak tavır sergiliyor. İşte tam da bu nokta da Yeşilçam oyuncularında olan içtenlik ve samimiyet yeni nesil Türk Sineması oyuncularında hissedilemiyor. Yeşilçam’da izlenen filmler daha önce izlenmelerine rağmen bir süre sonra tekrar izlenirken yeni Türk filmlerinin sadece bir kere izlenilmesiyle yetiniliyor. Yeşilçam’ı biz yapan belki de filmlerdeki sanatçıların bize yansımasıdır. Biz karşılıksız sevgiyi ve bu sevginin karşısında utanan insanın yüzüne yayılan trajikomik ifadeyi Kemal Sunal’la, verilen yüksek çeke karşılık satılmayacak sevgiyi Kadir İnanır’la ve temas etmeden sevişmeyi de Türkan Şoray’la öğrendik.

Yılmaz Güney’in 1982 yılında ‘Yol’ filmiyle aldığı Altın Palmiye Ödülü’nden sonra 2014 yılında Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Kış Uykusu’ filmiyle aldığı Altın Palmiye Ödülü’nü sinemanın 100’üncü yılına denk gelmesi ve bu ödülü Yılmaz Güney’e adaması da oldukça manidar. Yeşilçam’ın değerinin hala günümüz yönetmenleri tarafından anlaşılması gurur verici. Sinemanın 100’üncü yılında emin adımlarla iyiye gittiği düşünülürse bunda hem yazılı hem de görsel kaynak olarak Yeşilçam’ı göstermek gerekir. Hatta daha fazla Yeşilçam’dan beslense çok daha iyi olur bile denebilir. Çünkü Yeşilçam’ın efsane sanatçıları olmasa belki de şuan doğru dürüst filmler izleyemeyecektik. Örneğin Şener Şen uzun süre ara verdiği sinema hayatına 1996 yılında ‘Eşkıya’ filmiyle büyük bir giriş yaptı. Bu film Türk Sineması’nın en yüksek gişe hasılatı yapan filmi oldu. Bu başarı, 1980 yılından itibaren üretim ve seyirci sayısı bakımından büyük bir çöküş yaşayan Türk Sineması’nın kaderini değiştiren bir dönüm noktası sayılmaktadır. Kasım 1996'da gösterime giren ‘Eşkıya’, kırdığı seyirci rekorunu 2001 yılına kadar elinde tuttu. Bu rekorla birlikte eskiden daha çok izlediğimiz ABD filmlerine Türk Sineması artık büyük bir rakip konumuna gelmiştir.

Türk Sineması oyuncu ve yönetmenlerinin her birini yolu tesadüf olarak Yeşilçam’a düşmüştür. Günümüz sinema emekçileri gibi bu işin eğitimini alarak ve bu bilinçle yola çıkmamışlardır. Ya tesadüf film çekilen yerden geçerlerken keşfedilir ya da eş dost önermesiyle… Onlar kendilerini eğitimli ya da alaylı diye tasvir ediyor. Eğitimin her zaman gerekliliğini belirterek şimdilerde sadece eğitimle de star olunamayacağını gösteren oyuncular göze çarpmaktadır. Cüneyt Arkın alaylı bir oyuncuyken aksiyon filmleri için özel karate dersi, at biniciliği ve okçuluk eğitimi alarak aksiyon filmlerinde gerçekçiliğe insanları inandırarak aksiyon filmlerinin de sevilmesine ve izlenmesine katkıda bulundu ve böylece aksiyon filmlerinin çekimleri de büyük oranda arttı. Aynı şekilde Kemal Sunal ile de komedi filmleri büyük sükse yapmış ve yönetmenleri komedi filmi çekmeye yönlendirmiştir. Şimdilerde insanlar arasında ‘Klasik Türk filmi işte’ diye tabir edilen benzetmeler o dönemde büyük ilgi görüyordu.

Yönetmenler avantür filmler de, duygusal filmler de, aksiyon filmleri de çekiyorlardı. Fakat acıklı diye tabir ettiğimiz duygusal filmler daha çok ilgili görüyordu. Yönetmenler halkın ihtiyacını karşılamak için acıklı filmler konusunda sürekli aynı tür filmleri çektikleri için daha başarılı oluyorlardı.

Sinema uluslar arası ortamda en önemli tanıtıcı malzemedir. Dünya Sineması’nın önemli festivaller sayılan festivallerde ödül alıyor olmak Türk Sineması’nın dünyadaki yerini sağlama alma açısından önemlidir. Bu anlamda sinemaya alaylı veya eğitimli olarak emek vermiş, sinemanın bugünkü durumuna gelmesine katkıda bulunmuş bütün sinema gönüllülerine saygılarımı sunarım…

Herhangi bir yorum yapılmadı, ilk yorumlayan siz olun
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır..
 
 
Yukarı