• Twitter
  • Facebook
  • Youtube
  • Instagram
Hüseyin Demir
Şen Olasın İstanbul
21 Mart 2016 Pazartesi
Hüseyin Demir | huseyindemir.44@hotmail.com



Herkesin bir geliş hikayesi vardı bu koca şehre. Çoğu hala yazılmamış, hatta hiç yazılmayacak. Bazen senaryosunu kendimizin yazdığı, bazen de başkasının ama her iki durumda başrolünü bizim oynadığımız.

Çocuksu, acemi, çekingen. Çoğu kez de korkak!

İstanbul nere biz nere?” der babam. “Kime desek inanmazdı, bir gün buralara geleceğimizi.

Bizim peşimizden sürüklendi sonunda, “Tee İstanbullara babam!”

*****

Otobüsün 24 No’lu koltuğunda bilmediğim bir şehre, bilmediğim bir dünyaya hızla giderken yaşayacaklarımın hayalini kurmaya çalışıyordum. Olmuyor bir türlü!

Ben, 17’sinde bir çocuk, “ilk molada inip geri dönmekle”, “ne olacaksa olsun” arasında gidip geliyorum.

İstanbul’a “Adam olmaya” gidiyorum. Otobüs ilerledikçe kafamdaki sorular çoğalıyor. Cevapları birikiyor.

Tedirginim! Korkuyorum!

*****

O yıl, lise bitmiş, üniversite olmamıştı. Okulsuz ve işsizdim. Zaten yıllardır parasızlık canıma yetmiş. Üstelik çalışıp babama da yardım etmeliydim.

Köyde benim yaşlar da bir arkadaşla, birkaç gündür “kaçışın” detaylarını konuşuyoruz. O da ben de ömrümüzde ilçenin dışına çıkmamışız.

Kız Kulesi’ni, Boğaz köprüsünü ders kitaplarından görmüşlüğüm vardı. Hepsi o kadar.

Babam, istemeye istemeye -sanırım durduramayacağını anlayınca- razı oldu.

Ayrılıklarda arkamdan ağlayan birkaç kişiden biridir babam. Belki de ilk kez o gün şahit olduğum için, ondan ayrıldıktan sonra saatlerce ağlamıştım...”

*****

Otobüs mola vermişti ama biz koltuğumuz da öyle bekliyorduk. Zaten kısıtlı paramız vardı.

Yol boyunca, ne kendi aramızda ne de diğer yolcularla konuştuk. Bir suç işliyorduk. Yakalanmamız an meselesiydi. Camın buğusundan görebildiğimiz kadar uzaklara bakıyorduk.

Dalmışız. Kısa sürdü!

Bilinmeyene doğru giden bu yolda, yollar kısalıyor, korkularımız artıyordu. Ortalık ağarmaya başlamıştı. Yıldızlar yavaş yavaş çekilirken yerini ağır bir sis bulutuna bırakmıştı. O zamanlar doğal gaz henüz icat edilmemiş, şehir nefes alamayacak şekilde kömür dumanı ve sise mahkum olmuştu.

Köprünün ayaklarının üst kısmı uzaktan göründü sislerin arasında. Otobüs yolda bir kaç kere arızalansa da iyi gelmişti. Gelmese miydi?

*****

Liseyi okurken, bazen tek, bazen de bir arkadaşla ilçede ev tutardık. Hem daha hesaplı olur, hem de “yoldaş” olurduk birbirimize. Cuma okul çıkışı bir haftalık kirlileri toplayıp, köyün yolunu tutardık. Pazar akşamı geri dönmek kaydı ile. Yaya 7 kilometre.

Günlerin kısaldığı kış aylarında akşam erkenden çöker, hava karanlık olurdu. Ama biz yine de köye gitmek zorundaydık.

Gece, kar, soğuk, çocuk, korku ve açlık…

*****

Nerden geldi şimdi aklıma köprünün tepesini gördüğümde tüm bunlar.

*****

O zamanlar “seni yeneceğim İstanbul” repliği henüz icat edilmemiş. Ya da biz henüz duymamıştık…

*****

Otobüs salına salına köprüyü geçti. Topkapı Anadolu Otogarı’na doğru ilerliyor. Ben hala köprüdeyim. Bağlamışım kendimi direklerin birine, Boğaz’ı seyrediyorum. Korkarak!

Yağmur başladı.

*****

Otobüs durmasa, devam etse. Gitse hep gitse. Ve dolaşıp dolaşıp, ilk aldığı yere geri bıraksa. Ben hiç aşağı inmesem.

Durdu!

Yolcular tek tek iniyor. Herkes bir yerlere yetişme derdinde. Adresleri belli. Karşılamaya gelen de çok.

Yağmur daha da hızlandı.
Ve ben;
17’sinde, genç, cesur, korkak…
Ve kimsesiz… Ve parasız…
Ve İstanbul Topkapı Otogarı’nda adressiz…
Sene 1984. Bitti.

*****

İstanbul koca şehir.

Gelmek için bahanesi, yaşamak için nedeni çok şehir. Hikayesi bol, yazanı, dinleyeni az şehir.

Kaç güneş doğdu da tepesinden, batmak için nazlandı. Ayak diretti. Kaç aşk filizlendi. Kaç sevda can verdi.

Ah neresinden tutam da yırtamam eteğini
Öfkem sevdam kadar büyük sana
Savruk saçlarından tutup
Vursam
Bir o yakaya bir bu yakaya
Sen söyle hangi şiddet alır hıncımı
Adaları bassam tütün yerine yarama
Sen söyle dindirir mi bu kahrolası acımı? ”

*****

Buralarda göremezsiniz. Şöyle çıkın dışarı, biraz uzaklaşın. Aysız bir gecede gökyüzüne dikkatlice bakın. Bütün yıldızlardan daha parlak bir yıldız görürsünüz. Hatta onun ışığından faydalanan diğer küçük yıldızları da görürsünüz.

Hep aynı yerde doğar ve gün ağarınca aynı yerde kayıp olur. Eskiden gece yolcularının ve denizcilerin vazgeçilmezi idi. Çünkü hep kuzeyi gösterirdi. Nice türküler yakıldı içinde bu yıldızı anlatan.

Kutup yıldızı, Şimal yıldızı, Kuzey yıldızı, Demirkazık yıldızı diye…

O gökyüzünde salına dursun, yer yüzünde ona rakip bir yıldız var.Tarih boyunca birçok ad yakıştırıldı ama bizim için sadece “İSTANBUL”.

 

Hamza Demirel
18 Mart 2016 - 14:13
Uzun zamandır bu kadar güzel bir yaşanmışlık okumamıştım
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır..
 
 
Yukarı