• Twitter
  • Facebook
  • Youtube
  • Instagram
Aysun Paşahan
İstanbul’un Taşı Toprağına Sığınan Biçare Altın Çocuklarımız
18 Eylül 2015 Cuma
Aysun Paşahan | aysun@34sanathaber.com

İşe giderken, eve dönerken… Alışverişe çıkarken, dışarda yemek yerken… Bir anda bir küçük el uzanıyor size doğru, avcu yarı açık. Yanında ya annesi ya babası ya da bilemedin birkaç akranı… Derdimiz, Allah’tan bir isteğimiz varsa birkaç bozuk para atıp vicdanımızı rahatlatıp geçeriz. Yok, halimiz vaktimiz yerinde ise çocukları istismar ettikleri için homurdanıp bir kuruşun hesabını yaparız. Oysa gün gelir pamuklara sardığınız çocuğunuz evde ateşler içinde iken, dışarıda soğuktan ellerinizin çatladığı bir havada yalın ayak koşuşan çocukları görüp şaşakalırsınız. Bir gün üst geçitte selpak satarken birbirine giren çocukların kaşını gözünü yaracak gücü nereden bulduklarını acıyla izlersiniz. Ya da sinirden köpürürsünüz. Biçare çocuk ne yaptı da burnundan oluk oluk kan akıtacak kadar vurdun ve yoluna öylece devam ettin “şuursuz adam!” diye diye. Kıyıya vuran o çocuğu hatırlamak bile istemiyorum desem bile hangi güzel anı unutturur bana o asrın insanlık ayıbını!

Peki, kimdir İstanbul’un her köşesindeki bu çocuklar? Kaldırımlar mı dar geldi bize yoksa artık onların mı meskeni? Gerçekten müşkül durumdalar mı yoksa çalıştırıyorlar mı onları? Maazallah bizim çocuklara hastalık bulaştırırlarsa ne yaparız? Gibi gibi… Sorulması gerekenler bunlar olmamalı hani! Bu çocukların kimi bizim, kimi ülkemize sığınan savaş mağduru ki yine de her biri bizim evlatlarımızdır. Kimden doğarsa doğsun çocuk, çocuktur. Çocuk, her şeydir. Çocuk, bir cihandır; başlı başına bir âlemdir. Demezler mi hep çocuk hakkı, Allah hakkıdır diye. Şuncacık çocuğun hakkı mı olurmuş demeyin? O zaman geçmişin sisli perdesini aralayıp savaş enkazından miras kalan devrin çocuklarına verilen haklardan söz edelim biraz.

İnsanlığın tarihsel sürecinde savaş, doğal afet, yoksulluk, anne- babanın ölümü gibi durumlarda bedenen ve ruhen en çok zarar gören çocuklardır. Kimsesiz, korunmaya ve bakıma muhtaç bu çocukların himayesi ve eğitimi ise çeşitli ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de çözüme kavuşturulması gereken önemli bir sosyal mesele olmuştur. Bilhassa I. Dünya Savaşı sonrası savaşlardan zarar gören çocukların himayesi sorununa ivedilikle çözüm yolu bulmak sadece ülkemizin değil uluslararası platformun da gündemindeydi.



Çocuk ve çocuk haklarının korunması alanında uluslararası ilk adım, Etfâle Muâvenet-i Beynelmilel İttihadı (Uluslararası Çocuklara Yardım Birliği) tarafından hazırlanılan 1924 tarihinde Cenevre’de Hukuk-ı Etfâl Beyannamesi ile atılır. 26 Eylül 1924 tarihinde Milletler Cemiyeti Genel Kurulu, Çocuk Hakları Cenevre Beyannamesi’ni kabul eder. “Beynelmilel Salîb-i Ahmer Komitesi Reisi (Uluslararası Kızılhaç Komitesi Başkanı) ve İsviçre Hükümet-i Cumhuriyesi Sabık Reisi Mösyö “Adver” tarafından Eyfel Kulesi’ndeki telsiz telgraf ile bütün âleme ilan edildiği gibi” aynı yıl Türkiye Cumhuriyeti’nin de imzalayıp kabul ettiği bu bildiriye göre bütün milletlere mensup erkek ve kadınlar, çocuklara azami özen sarf etmeye borçlu olduğunu kabul ederek din ve ırk ve milliyet farkı gözetmeksizin bu görev ile sorumlu olduklarını tasdik ederler. Çocuk Hakları Cenevre Beyannamesi’ne ait bu beş madde o dönem toplumun yetişkin fertlerine ahlaki ve millî görevleri olarak addedilir:

1- Çocuk, bedenen ve ruhen doğal bir şekilde gelişmeye uygun şartlar içinde                  yetiştirilmelidir.

2- Çocuk, aç ise karnını doyurmalı; hasta ise tedavi edilmeli; geri kalmış ise cesaret verilmeli; yoldan çıkmış ise doğru yola getirilmeli; öksüz ve bakımsız bulunuyorsa barındırıp himaye edilmelidir.

3- Felaket günlerinde herkesten evvel çocuklar korunmalı ve yardım görmelidir.

4- Çocuk, hayatını kazanabilecek bir hale getirilmeli ve zayıf olanların sırtından kazanmak yolundaki teşebbüs ve davranışlara karşı korunmalıdırlar.

5- Çocuk, en iyi kabiliyetleri, kardeşlerinin hayrına sarf etme lazım geleceği hissiyle büyütülmelidir.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında memleketteki çocukların himayesine yönelik resmî ve özel teşebbüsler, bu beş madde ışığında temellendirilir. Bu hukuksal dayanağın yanı sıra dinî açıdan da “Çocuk hakkı, Allah hakkıdır” inancıyla hareket edenler, ülkedeki tüm ana babalara bu ilkeler doğrultusunda çocukların cenin durumundan hayatını kazanabilecek bir birey oluncaya dek himaye ve yetiştirilmesinden mesuliyetli oldukları bilincini kazandırmayı amaçlar. Beşinci madde ile bu sürece, akranlarına karşı sorumlu olduğu şuuruyla yetiştirilen çocuklar da dâhil edilerek bu evrensel çocuk haklarının döneminde ve gelecekteki geçerliliği ve devamlılığı teminat altına alması sağlanılır.

 

90 yılı aşkın bir süre öncesinde Eyfel Kulesi’nden dünya âleme ilan edilen bu beş hakkı, bu kez de biz İstanbul’dan dönemimizin yetişkin fertlerine ahlaki ve millî görevleri olarak hatırlatalım istedik. Unutmayalım. Unutturmayalım. Bu bilinçle, insanlığımızı kurtaralım; çocuklarımızı yetiştirelim. Hadi, onların “can anası”, “can babası” olalım. Bir zamanda, bir mekânda tutunamayan “can evlat”larımıza sahip çıkalım. Aklımızdan çıkarmayalım ki onlara yardım insaniyete yardımdır. Niyet edelim, deneyelim; inanıyorum olacaktır.

Derin uykudaki insanlığımızın uyanması dileğiyle…

 

 

 

Herhangi bir yorum yapılmadı, ilk yorumlayan siz olun
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır..
 
 
Yukarı