• Twitter
  • Facebook
  • Youtube
  • Instagram

İçimizden gelip, yaşamın ortasında durup, bizi yazan bir şair: HÜSEYİN DEMİR

İçimizden gelip, yaşamın ortasında durup, bizi yazan bir şair:  HÜSEYİN DEMİR

HABERLER | 10 Şubat 2016 - 13:18

Yenikapı’dan Aksaray’a doğru çıktığınızda karşınıza ilk gelen gazete bayinin işletmecisi Hüseyin Demir. Aynı zamanda şair ve yazar. Yayınlanmış iki şiir kitabı var. Yazıları da bazı dergi ve gazetelerde zaman zaman yer buluyor.

Günlük yaşam Hüseyin Demir’in turizm bölgesinde bulunan gazete bayisinin önünden akıyor. İşi gereği her gün birçok gazete okuyor, dergi karıştırıyor. Aynı haberin her açısını biliyor. Turizm bölgesinde bin çeşit insanın uğrak yeri olan bayisinde bitmeyen bir enerji ile çalışırken şiirlerini yazıyor.

İnsanlar şiirine konu oluyor… Şair, şiirlerini aşk ile yazıyor. İstanbul da şiirlerinde bu aşktan nasibini alıyor…

Hüseyin Demir’in yazın hayatında almak istediği çok yol var. Kendisi şiire ve İstanbul’a dair sorularımızı zaman ayırarak şöyle yanıtladı:

*Sayın Hüseyin Demir öncelikli olarak bize kendinizi tanıtır mısınız?
1967 Malatya’nın Hekimhan ilçesi doğumluyum. İlkokulu köyde, orta ve liseyi ilçede tamamladım. Fırat Üniversitesi İnşaat Bölümü’nde üniversiteye başladım. Uzun sürmedi. Onlar beni sevmedi ben de onları. Şiddetli geçimsizlikten ayrıldık.

İlk işim harita kadastro işiydi. O nedenle başta güneydoğu olmak üzere ülkenin çok fazla şehrini gezip, insanını ve kültürlerini tanıma fırsatım oldu. Gezmekten yorulunca, “İstanbul’da mola verip dinleneyim biraz” dedim. “Gazete bayiliğinde iyi dinleniliyor” dediler… Yıllar akıp geçti böylece...

“Şiir yazmak için böyle bir ortam uygun mudur?” derseniz, bu yoğunluk içinde şiirler bir boşluk buldu ve çıktı. Çıkmaya da devam ediyor. Tüm şiilerimi, yazıları ve makaleleri burada bu ortamda yazdım.

Şiirle tanışıklığım çok eski. Bazen o sakladı beni. Bazen ben sakladım onu. Saklanmaktan sıkılınca çıkardık ulu orta böyle.

Ulusal, yerel gazete ve dergilerde haber sitelerinde makaleler yazdım hala da devam ediyorum. Bir ara bölgesel bir dergi de çıkardık ama ömrü pek uzun sürmedi.

“Ağustos” şiir kitabını 2011’de çıkarttım. “Askıda Şiir”i 4 yıl sonra...

*Bir gazete bayisi olarak yaptığınız iş çok uzun saatler mesaiyi ve birebir dikkatle çalışmayı gerektiriyor. Fakat aynı zamanda yeni çıkan yayınları tanımak, haberlerin en tazesini öğrenmek, dergilerin nabzını tutmak da mesleğinizin getirdiği artılardan. Bize biraz da çalışma hayatından söz eder misiniz?
Bu işin en güzel yanı, “akşam kapatıp eve gitmek” derim hep. Şaka bir yana haberi ilk görüp siz okursunuz. (İnternet olmadan önce) Ve aynı haberi farklı gazetelerde görmek, farklı bakış açısından yararlanmak da var. Ama son yıllarda değişti her şey. Haber; haberi veren gazetenin siyası duruşuna göre şekil değiştiriyor. Tek doğru onlarca değişik doğrulara bölünebiliyor.

Turizm bölgesinde olmamdan dolayı birçok farklı ülke insanını, farklı kültürleri de tanıma fırsatım oluyor. Bu da ayrı bir kazanç bu işin bana verdiği.

Her dil bir insan, her insan ayrı bir, “Koskocaman Dünya”… Görebilene tabi.

Şunu da söylemek lazım... Çalışan kontenjanından bedava yazıya, bilgiye her zaman ulaşmak güzel şey. Başka bir iş yapsaydım bu kadar dergi ve gazete karıştırma imkanım olmazdı.

Evet, mesai uzun, iş zor ama sizin “içini” nasıl doldurduğunuzla ilgili her şey.

Yani, bu küçük bayiden dünyanın her bölgesine gitmiş -Türkçe bilmeseler bile sırf hatıra niyetine, bir gün bir okuyanı olur tesellisiyle- kitapların varlığı beni mutlu ediyor.

*Yoğun iş temposunda aynı zamanda şiir yazmaya vakit bulmak… Bize bu duyguyu anlatabilir misiniz?
Ben bakmayı değil, bakıp görebilmeyi önemserim. Görebildikten sonra biraz da duygu ve dille harmanlanınca geriye sadece yazılarla sevişmek kalır. Sonra ortaya şiir çıkar. Burada hem yoğun tempo çalışıp hem de şiire zaman ayırmak… Sabahları kahvaltı sonrası içilen ilk sigara hazında bir şey…

*Hangi şair, yazar, düşünür ve sanatçı sizi etkiliyor? Her sanatçının bir ilham kaynağı vardır. Sizinkiler nelerdir? Şiirlerinizi besleyen, oluşturan kaynaklardan bahseder misiniz?
Şiirle ilk tanıştığım yıllarda, yazılı şiirden çok sesli (seslendirilmiş) şiirler dikkatimi çekerdi. Okumaktan çok, iyi seslendiren birinden dinlemek beni çok fazla etkiledi. İyi müzik ya da iyi bir müzik ile beslenmiş şarkı ve türkülerde “iyiyi” arayışım sonunda sesli şiirle buluşturdu beni.

İlk ezberlediğim şiir, Nazım Hikmet’in “Şeyh Bedrettin Destanı”dır. Zülfü Livaneli müziğini yapmıştı ve aralarda şiirler okuyordu. O müzik ve ses tınısı, beni şiire doğru sürükledi. Tabiİ ilk hayal kırıklığımda kendi sesinden dinlediğim yine Nazım Hikmet şiirleriydi.

Hasan Hüseyin Korkmazgil’in yazılı, Yusuf Hayaloğlu’nun sesli şiirleri arasına sıkışmış gibi gelir kendi şiirlerim.

Atilla İlhan’a da haksızlık etmemek kaydıyla…

O nedenle kendi şiirlerimin de bir gün seslendirilecekmiş gibi yazarım hep.

“Kaynak nedir” diye sordunuz… Yaşamın ta kendisi derim. Yani aşk…

Çok ötede aramaya gerek yok bence. Bakıp görebildiğin her şey azdır, aşk gözü ile bakabildiğin ise çok…

*Hangi an şiir yazma yeteneğinizi keşfettiniz? Bir eserinizi kaç günde tamamlıyorsunuz? Şiir sizin hayatınızda neyi simgeliyor?
Şiirlerin bazıları birkaç günde bazıları ise aylarca sürüyordu. Duygu yoğunluğu ile ilgili ve sanırım bir de benim o yoğunluğa ayırdığım zamanla.

Bir anımı anlatayım: Aylardır sonlandıramadığım bir şiir var. Bir türlü olmuyor. Aradığım bir tek kelime. Olmuyor ne koysam yerine. Bir akşam metroyla eve giderken, yanımda iki kişi konuşurken, benim aradığım kelimeyi, konuşma arasında kullandılar. O an dünyanın en mutlu insanı bendim. Hemen not aldım o kalabalıkta, akşam şiirin noktalı bırakılan yerine oturttum. Olmuştu..!

Şiir yazmak böyle bir şey sanırım. O an maviydi ve koskocaman bir mutluluktu dünya. Bunları yapan da şiirdi.

*Bize kitaplarınızdan söz eder misiniz?
İlk kitabım “Ağustos” 2011’de, ikinci kitabım “Askıda Şiir” ise 2015 yılında çıktı.

Sancısız bir doğumdu, sezaryen idi, yani her ikisi de. Olumlu tepkiler aldım. Bu tepkiler beni cesaretlendirdi.

*Eserlerinizi ortaya koyarken İstanbul’dan esinleniyor musunuz? Sizin için İstanbul’un yeri nedir? En çok İstanbul’da nereleri seviyorsunuz?
Nevzat Çelik, hapiste iken iki kitap yayınladı. Şafak Türküsü ve Müebbet Türküsü. Yaşadıklarını ve dışarıya olan özlemini anlattı. Hatta ödüller aldı. Çıktıktan sonra iki kitap daha çıkardı. Olmadı. O eski tadı yakalayamadı kimse. İnsan ancak gördüğü, bildiği ve yaşadığı yeri yazabiliyor. İstanbul da öyle. Ne veriyorsak o da bize aynısını veriyor. İstanbul’u sevmek, onun verebileceklerine bakmadan karşılıksız sevmek. Bu karşılıksız aşkın, kelimelerdeki karşılığı da şiir işte… Her geçen gün bir rengini çalsalar da İstanbul daha uğruna yazılacak çok renk barındırıyor.

*Yazın dünyasındaki hedefleriniz neler? Ortaya koymayı planladığınız çalışmalar hakkında bilgi vermeniz mümkün mü?
En can alıcı soru bu olsa gerek. Şöyle, şiir hep var olmak kaydıyla roman türü yazılara yönelmek istiyorum. Kafamda iyi bir sinema senaryosu var, hayata geçirmek istediğim. Bu arada makalelere de devam etmek istiyorum. Ama tüm bunlar için kendime zaman ayırmalıyım öncelikle. Bu koşullarda öyle bir şeye kalkışmak doğru olmaz. Kopuk kopuk şiir yazmak mümkün belki ama bir roman, bir senaryoya zor, hatta imkansız. İyi bir emeklilik bu işin ilacı sanırım. Emeklilik deyince de tüm kitapları okumak, arzumu da yerine getirmek istediğimi aklıma gelir hep...



Son sözü şiir söylesin. İlk defa yayınlanacak yeni bir şiir bu.

İntihar Budalası
Şiir yazmalıyım

Tüm yalancı aşklara inat

Hem de en uzuncasından

Rüzgara harlatarak kelimeleri

Kızgın nehirler gibi sıcak

Ve öfkeli

Ve karışık

Ve az okunası

Sonra geçip karşı yakaya

Sahile uzanmalıyım yavaştan

Serseri,

İntihar budalası

Ah İstanbul!
Düşlerini iliştirip geceye

Işıklarını karartıp, sıralı

Birazdan uyanacak

İnsana yasaklı,

İnsana aç

Bu katil şehir

Boğazında buluttan bir düğüm,

İki yakası açık,

Mülteci, durgun

Arsız, biraz da hovarda,

Karışacak hayata,

Bir ada vapuru salacak

Boğazın akıntılı sularına

Dümeninde kanadı kırık bir martı

Tek atışta,

Küçük bir taşla

Kıracağım direğini,

Gez göz

Alabora.

Yedi tepesinde birden doğup

Yedi tepesinde batamayacak güneş

Çalacağım beşini,

Girip halicinden içeri,

Galata’ya doğru,

Ne varsa güzeline dair

Yere sereceğim leşini

Adalarını siyaha,

Denizini sarıya boyayınca

Yalnızlığı kalacak geriye

Huysuzlanırsa yine de

Bir kanca atıp, sürükleyeceğim Ege’ye

En sisli haliyle,

En kirli haliyle

Birazdan uyanacak,

Bu katil şehir

Peşinde taşeron çöpçüler,

Sokaklar,

Caddeler.

Taş mekteplerden devşirme,

Üniversiteler,

Balıkçı tezgahları, işporta tezgahları

Ardında;

Harç yerine kanla tutuşturulmuş

Surlara gömülü, sahipsiz

Tarihsiz şehir

İlk varoşlarında duyulacak ezan,

Sultanahmet de muhalif bir rüzgâr sonra

Iskalayarak akşamcı motorlarını

Geçip

Dökülecekken tam da

Karaköy’den Üsküdar’a

Bir ağ atıp keseceğim önünü,

Ah neresinden tutam da yırtam eteğini

Öfkem, sevdam kadar büyük sana,

Savruk saçlarından tutup

Vursam,

Bir o yakaya, bir bu yakaya

Sen söyle hangi şiddet alır hıncımı,

Adaları bassam tütün yerine yarama

Sen söyle dindirir mi bu kahrolası acımı

Ne desem bir eksiktir sana,

Söz fazla,

Yazı eksiktir sana,

Aşk fazla,

Sevda eksiktir sana

Yine de son sözüm,

Elesem de unumu, fazlası bende saklı

Lüzum yok artık kim haksız,

Kim haklı,

Ama ant olsun ey İstanbul

Alıp gençliğimi terkime,

Yeniden başlamak için

Haydarpaşa Garı’na geri döneceğim

Mümkünüm yok bu sefer seni yeneceğim…

Hüseyin DEMİR / (21 Mayıs 2013)

 

Ayşin Akgöz
10 Şubat 2017 - 10:46
"Mümkünüm yok bu sefer seni yeneceğim…" yüreğiniz dert görmesin. Şehirlere kalabalıklara inat yeneceğiz.
Hamza DEMIREL
10 Şubat 2016 - 15:08
Hüseyin DEMİR abi her iki şiir kitabınıda beğenerek okudum. Hepsi birbirinden güzel şiirlerin, şu şiir daha güzel diyerek diğer şiirlere haksızlık yapamam ellerine gönlüne saglik sevgiler saygılar abim
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır..
 
 
Yukarı