• Twitter
  • Facebook
  • Youtube
  • Instagram

Meslekler, Çağının Tanığı Diyarbakırlıoğlu’nun Elinde Yaşam Buluyor

Meslekler, Çağının Tanığı Diyarbakırlıoğlu’nun Elinde Yaşam Buluyor

HABERLER | 22 Temmuz 2015 - 10:56



“Figüratif anlatım benim için temel bir öğedir...”


Teneffüs zili çaldı. Sınıflardan dışarı çıkan çocuklar, okul salonunun döşemesinde, çok büyük bir beze çanaklarda hazırladığı toprak boyalarla manzara resmi yapan bir öğretmene dikkatle bakıyorlardı. Bu kalabalığa o sıralar üçüncü sınıf öğrencisi olan Mehmet Ali de karıştı. Resmi yapan kendi sınıf öğretmeni "Hayri Deveci" idi. O güne kadar kendinden iki yaş büyük ağabeyi Celal'in kara kalem portrelerini yapan Mehmet Ali içinden "büyüyünce ben de öğretmenim gibi böyle büyük, renkli resimler yapacağım" diye geçirdi. İşte Mehmet Ali Diyarbakırlıoğlu resme olan ilgisini, o ilk rengi tanıma duygusunu böyle yaşamıştı...

Konu ettiği resimler, resimlerindeki figürler, ona hiç de yabancı olmayan çevrenin insanları. Kimileri ustası, kimileri kalfası, kimileri komşuları, bazıları da kendisi...

Kendinizden bahseder misiniz? Nerede doğdunuz, nerelerde okudunuz?

1946 yılında Gaziantep’in Kozanlı mahallesinde doğmuşum. Yedi çocuklu kalabalık bir ailenin baştan üçüncü erkek çocuğuyum. Sonra “Saçaklı” mahallesine taşındık. Saçaklı İlkokulunda dördüncü sınıfa kadar okudum. Devamında Yavuzlar İlkokulu’na alındım. Oradan Gaziantep Lisesi orta kısmına devam ettim ve Gaziantep Lisesi’nden mezun olamayacağımızı fark eden iki arkadaşımla son üç ayı Akşehir lisesinde okuyarak bitirdik. O üç aylık öğrencilik günlerimi bütün okuduğum yıllarıma değişmem.

Daha sonrasında ise İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Resim Bölümü.

ÖĞRETMENİ GÜLDÜ, ÖĞRENCİSİ KÜSTÜ...

Resimde ilk kıvılcım ve sonrası nasıl gelişti?
Saçaklı İlkokulu üçüncü sınıftayım. Hayri Deveci adında bir öğretmenimiz var. Okulun bir müsameresi için dekor yapıyor. Kocaman bezi okulun orta yerindeki salona açmış, toprak boyalarla bir şeyler yapıyor. O sahneyi unutamadım. “Bir gün ben de böyle resimler yapacağım” dedim içimden. Orta okul birinci sınıf öğrencisiyim. Resim öğretmenimiz Nevzat Arı Hanım. Üç yüz adet resim içinde hangi resim kime ait, hangi resmin üzerinde yabancı bir kalem var bilen bir öğretmenimiz. Ona bu vesileyle sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Bu günümü borçlu olduğum insanların başında gelir.

Kendisine “bir gün resim yapmak istediğimi” söyledim. Resim yapıyoruz ders icabı. Ben fazladan yapmak istiyorum dedim. Bana gülerek “yap” dedi.

Dalga geçiyor sandım. Yapmadım. Bir gün okulun koridorunda koşarken bir el elime yapıştı. Resim öğretmenimiz Nevzat Hanım’dı. Bana “Hani sen resim yapıp bana getirecektin” dedi. Ona duygularımı anlattım. “Sen yap getir, bakayım” dedi. Gülmesinin nedeni de öğretmenliği boyunca hiçbir öğrenciden böyle bir şey duymadığından ötürüymüş.

Resim malzemeleri hakkında bilgi sahibi değildim. Gittim DYO’nun iki yüz elli gramlık küçük boyaları vardı o zamanlar. Kırmızı renk yoktu, kiloluk vardı. Ona da gücüm yetmedi. Mavi, sarı, beyaz, yeşil velhasıl soğuk renklerden ne varsa aldım. Güzel bir dağ manzarası yaptım, duralit üzerine. Sonra bir iki natürmort, köylerden yaptığım resimler izledi onları. Nevzat Hanım bir gün bana “Oğlum sen resimlerine hangi verniği sürüyorsun da böyle parlak oluyorlar” dedi. Ben vernik nedir bilmediğimi, hiçbir şey sürmediğimi kendiliğinden böyle parlak olduğunu söyledim. “Peki kullandığın boyanın markasını söyler misin?” diye sordu; “DYO” dedim, az daha gülmekten yere düşecekti.

Daha sonra bana bir takım resim boyası ve bir takımda samur resim fırça takımı alıp hediye etti. Resim malzemeleriyle tanışmam böyle oldu. Evinde bana ders vermeye başladı. Bir yandan yemeğini yapar bir yandan da bana şövale üzerindeki tuvale nasıl çalışacağımı söylerdi.

1964 yılında ilk sergimi Türk Amerikan Kültür Derneği’nde açtım. Tabii öğretmenimin önderliğinde. Aynı yıl Bedri Baykam da İstanbul’da sergi açtı. Onun için ulusal basın “Dahi Çocuk” diye manşet atıyordu. Ben taşrada hem çalışıp hem okuyan yedi çocuklu bir ailenin çocuğu olarak, öğretmeninin yardımıyla bir dernek binasında sergi açmıştım. Kimler duydu acaba? Bu sergiyi 1966 yılında Sıhhi Müze’deki ikinci sergimiz izledi.

Nevzat Arı öğretmeninizin, Akademiye yönelmenizde etkisi oldu mu?
Olmaz mı, elbette oldu. O’nun telkinleriyle hep hayalini kurdum akademinin. Ama maddi durumum uygun değildi. Liseden sonra okuyabileceğimi sanmıyordum. Okulu da bu yüzden savsaklıyordum. Hatta ilk yıl kazandığım halde kaydımı yaptıracak para bulamadığımdan gidememiştim. Bakırcılık yapıyordum. Yani form verilmiş bakır kaplara nakış işliyordum.

Resimlerinizdeki biçimler ve renkleri belirleyen etken nedir?
O yıllarda Gaziantep ve çevresinden sayısız desen ve resim çalışması yaptım. Resimlediğim yerlerde yaşadım. Çevremdeki insanların yaşantılarını, onları kuşatan sorunlarını kavrama süreci içinde gözlemlerimi tuvale ya da kağıda aktarıyorum. Çelişkileri ve bu çelişkileri yaratan nedenleri yakaladığım ölçüde, bunların bende önceden nasıl yer ettiğini de çözme olanağım artıyor. Yani yaşadığım dünyayı her şeyiyle kavradığım ölçüde kendimi de kavrama, kendi bilincime varma olgusu ile karşılaşıyorum. Buna bağlı olarak resimlerimde figüratif anlatım benim için temel bir öğedir. Ancak bendeki figüratif anlatım “olanı olduğu gibi değil, olması gerektiği gibi görmeye” dayalıdır.

Resimlerinizde oldukça bol renk çeşitliliği gözlemleniyor?
Yukarıda anlattığım nedenler beni renkçi bir anlayış yerine biçimciliğe götürmüştür. Bazı resimlerdeki çok renklilik, renkçi bir anlayıştan değil de rengin biçime katkısı düşünülerek yapılmıştır.

İstanbul macerasına yeniden dönersek, Peki değindiğiniz zorlukları nasıl aştınız?
Neredeyse okul unutuldu gibi. Bakırcılığa devam ediyorum. Haftada 75 lira alıyorum. Evin yükü de bir bakıma benim üzerimde sayılır. Bir gün dükkana İstanbul’dan turistler geldi. Benim nakışlarımı çok beğendiler. Aramızda kısa da olsa bir dostluk oluştu. Eğer İstanbul’a Akademiye girmek için gidersem bana yardımcı olabileceklerini söylediler. Adı Yıldız olan hanım, Yıldız Parkı’nda, Yıldız Porselen’de tasarımcı olarak çalışıyormuş. Alnımıza yazılmış galiba, o sene yeniden sınavlara girdim. Ön kayıt için İstanbul’a gitmem gerek. Hiç birikimim yok. Ustamdan borç para istedim, vermedi. “Okuyup da ne olacaksın, çalış işte, seni ustabaşı yaptım. Bu meslekte eline su döken olmaz” dedi. Allah rahmet eylesin, ustam bu parayı sakındığından değil, beni kaybetmemek için vermemişti. Bir yolunu bulup gittim İstanbul’a. Bakırcı ustalarının Gaziantep’ten mal getirip Kapalıçarşı’ya yakındır diye kaldıkları Türkoğlu Oteli’ne ben de yerleştim. Pahalı bir otel değil, bütün yıldızları yaldızları olmayan bildiğimiz esnaf oteli. Yıldız Hanım’ı ertesi sabah Yıldız Porselen’de buldum. “Akademi giriş sınavı zordur bunun için kurslara devam etmelisin” dedi ve beni Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’na gönderdi. 100 TL yatırıp kursa başladım.

Bir öğrenciyi karşımızda durdurup resmini çizmemiz isteniyor. Bizim ortaokulda yaptığımız şeyler bunlar, bana kolay geliyor, hepsinden önce çizip gösteriyorum. Kurs hocamız yanıma geldi, bana “Nerelisin?” diye sordu. “Gaziantepliyim” dedim. “Senin kursa ihtiyacın yok kardeşim, git paranı geri al, vermezlerse gel beraber alalım” dedi ve beni gönderdi.

Akademiye ön kayıt için askerlik belgesi istediler, getirmemiştim. Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışan, Gaziantep’ten tanıdığım bir arkadaşım vasıtasıyla o engeli de aştım. Gazetenin Akademi üzerindeki ağırlığını kullanmıştı. Bu günümü borçlu olduğum insanlardan biri de Cevat Sönmez’dir.

Bir yıllık temel eğitimden sonra atölye seçiminizi anlatır mısınız.?
Okulun salonunda bizden kıdemli bir ağabeyimiz tuval yapıyordu. Ona hangi hocayı tercih etmem gerektiğini sordum. Bana ressam olmak istiyorsam Prof. Neşet Günal atölyesini, bir an önce okulu bitirip gitmek istiyorsam da bunun dışında herhangi bir hocayı seçmemin yeterli olacağını söyledi. Prof. Neşet Günal atölyesini seçmem bu şekilde oldu.

KONSANTRASYONUMU BOZDUN!..

Atölyedeki ilk günlerinize dair bir anınız var mı?

Atölyede ilk günlerimizdi. Atölyemizin birde asma tavanı vardı. Meraklıyım ya, çıkıp bir göz atayım dedim. Baktım bir ağabey resim yapıyor. Yanına gittim bizde çalışana “kolay gelsin” denir ya ben de “kolay gelsin” dedim. Sen misin diyen, bu lafıma çok kızdı. Böyle bir şey beklemiyordum. Gösterdiği tepkiye çok içerledim. O’na kötü bir şey dememiştim. Konsantrasyonunu bozmuşum. Neyi bozduğumu daha sonraları kelimenin anlamını öğrenince daha iyi anladım.

Okul bittiğinde Gaziantep’e dönmeyi düşündünüz mü?
Elbette... Gaziantep’e gelip bir arkadaşımla ajans kurmayı düşündüm. Sermayem olmadığı için vazgeçtim, İstanbul’a döndüm. Öğrenciliğimin ilk yıllarını, zorlukları bakımından unutamam. Aç kaldığım çok günler oldu. İkinci yıldan itibaren Prof. Adnan Çoker hocamızın yardımıyla İDE Ajans’ta iş buldum. Yarım gün çalışıp haftada 500 TL alıyordum ki büyük paraydı benim için. Kredi ve Yurtlar Kurumundan aldığım 240 TL ile kıyaslarsak önemi daha iyi anlaşılabilir. Karnımı gerçek anlamda doyurmaya, kitaplara da daha fazla para ayırmaya başlamıştım.

Gaziantep’ten dönünce tekrar İDE Ajansa girdim, çalışıyorum. İnkılap Aka Kitapevi’nin kitaplarına kapak resimleri çiziyoruz. Ajanstan ayrılıp Reslan Etiket Sanayii’nde işe girdim. Yeri Laleli’deydi. İyi para kazanıyordum. O arada evlendim. İş ortağım askere gidince işi yürütemedim. Mecidiyeköy Lisesi’nde öğretmenliğe başladım. Sanat tarihi ve resim derslerine giriyor, aynı zamanda müdür yardımcılığı yapıyordum.

Gazeteciliğiniz nasıl başladı?
Öğretmenlik kısa sürdü, askere gittim. Dönüşte tayin beklerken kendimi gazetede buluverdim. Tercüman Gazetesi’nin 700 bin sattığı zamanlar. Spor servisi beni kapıverdi, çünkü alaylı değil okullu ressamdım. Emekli olana kadar da spor servisinde kaldım ve sürekli sarı basın kartı sahibi oldum. Aynı zamanda TSYD ve TGC üyeliklerim de bulunmaktadır.

Sizin spor fotoğrafı dalında birçok ödülünüz var, anlatır mısınız? Fotoğraf merakınız nereden geliyor?
Fotoğraf makinesiyle tanışmam 1960 yılına kadar uzanır. Vizörden bakan göz bir ressamın gözüyse birçok insanın göremediği şeyleri görürsünüz bence. Fotoğraftaki başarımın sırrı da bu galiba.

Peki Meydan Gazetesi günleriniz? Bu gazeteden çıkarıldığınızı biliyoruz. İşsiz kalan bir ressamı, başka bir deyişle işi olmayan bir ressamı anlatır mısınız?
Tercüman Gazetesi’nin zor yıllarıydı. Meydan Gazetesi’nden gelen toplu iş teklifini kabul ederek 11 kişi transfer olduk. Kadromuzu da sendikadan çıkmadan yapmadılar. Gazetenin başında da Rahmi Turan var. Gazetede daha 6 ayımız dolmadan yüksek ücret alıyorsunuz diyerek, yarıdan fazlamızı işten çıkardılar. Sendikadan çıktığımız için de hiçbir şey talep edemedik. Evde üzgün vaziyette beklerken eşim Fatma “Niye üzülüyorsun, sanatçının işsizi ve emeklisi olmazmış. Otur evinde resim yap, sergiler aç” dedi. Sene 1990 ve bu sözler beni özüme geri döndürdü galiba.

“Nasıl resimler yapmalıydım ki farklı olmalıydım diye kendi kendime soruyordum. Bedri Rahmi Eyüpoğlu hocamızın bir sergisinde yaptığı konuşma geldi aklıma. Eğer, diyordu hocamız, bir hamalın resmini çiziyorsanız onun taşıdığı yükün altına girmelisiniz, onun duyduğu ıstırabı duymalısınız. Ve eklerdi “ancak o zaman resimlerinizin ayakları yere basar”.

Benim hayatım da çalışmakla geçmişti. Yapmadığım meslek kalmamıştı. Kiminde çırak, kiminde kalfa, kiminde usta olarak çalışmıştım. Teknolojiye ve seri üretime yenik düşen bu ata yadigarı değerleri gelecek kuşaklara aktarmam onları resimlerime konu yapmamla mümkün olabilirdi. Kaybolmakta olan mesleklerin ve meslekleri zor şartlarda devam ettiren insanların, çevreleriyle, renkleriyle, duygularıyla birlikte yaşantılarının anlatımına bu amaçla başladım. Sanatçı yaşadığı çağın tanığıdır derler, doğrudur.”

Kendinize rehber aldığınız bir usta var mı?

Tabii ki var. İspanyol resim sanatının çok değerli ustalarından Velasquez ve Hollanda resminin ustalarından, ışığın babası sayılan 1606-1669 yıllarında yaşamış olan Rembrandt‘ı sayabilirim. Amsterdam’da müze haline getirilen evinin kapısına kadar gittim. Fakat resimleri başka bir yerde sergilendiğinden dolayı kapalıydı. O an nasıl üzüldüğümü tahmin edemezsiniz. O büyük ustanın yaşadığı mekanı, eserlerini yarattığı, nefes aldığı ortamı görmek için oralara kadar gidiyorsunuz ve müzeyi kapalı buluyorsunuz... Olamaz bu kadar talihsizlik!

Empresyonistlerden ilk aklıma gelenler, Fransız Corot ve Camille Pissarro’dur. Ayrıca İtalyan-Osmanlı saray ressamlarından, 19. ve 20. yüzyıldaki İstanbul’u çokça resimlemiş olan Fausto Zonaro ve Leonardo de Mango da kendime örnek aldığım büyük ustalardır. Hoca Ali Rıza, Halil Paşa ve Sami Yetik ise resimlerini gerçekten beğendiğim ustalarımızdır.

Sizin gözünüzden resmin tanımı nedir?
Gözümüzün gördüğü her şeyi katıksız bir sevgi ile herhangi bir şey üzerine yine katıksız bir heyecanla kalem veya boya ile taklit etmeye, çizmeye resim diyoruz. Gözümüzün gördüğü her şey tasarlanmıştır. İnsanoğlunun en zayıf tarafı tasarlama gücüdür. Tasarlama acıyı, acı ise insani tarafımızı geliştirmektedir.

Ressamlara hep sorarlar, mutluluğun resmini yapabilir misiniz diye...
Ütopik bir soru, cevabı da bence öyle bir şey. Havanın resmini yapabilir misin gibi. İnsan bir elektrik ampulünün yanıp sönmesi gibi anında mutlu ya da mutsuz olabilir. Mutluluğun resminin yapılabileceğine inanmıyorum. Bir insanı mutlu eden şey bir diğerinin mutsuzluğu olabiliyor.

Gaziantep’in sanata bakışını değerlendirir misiniz?
Sanatı sanat için yapmam. Resim yaparken hiç kimseye bağlı değilim. Resimlerimi satabilir miyim gibi endişem de yok. Resim müşterileri burjuva sınıfıdır. Gaziantep’in resim ve dolayısıyla sanata bakışını ise yetersiz buluyorum. Hep şu örneği veriyorum. Yabancı filmlerde profesör tiplemesi şöyledir. Saçı başı dağınık, üstünde eski bir pardösü, koltuğunun altında eski ve kapanmayan, içinden kağıtlar dökülen bir çanta ve en önemlisi egzozu patlayarak giden eski bir araba. Burada şunu vurgulamak istiyorum izninizle. İnsan düşünce adamı olduğu sürece, kendini her bakımdan yetiştirmişse dünyası çok zengin, kendine güveni tam demektir. Onun gözü malda mülkte değildir. İlim ve bilimdedir. Bunun tersi insanlarda ise başkalarına verecekleri, gösterecekleri yalnızca mal varlıklarıdır. Evlerinin koltuklarının ahşap kısımlarını gümüş ve altın varak kaplattıklarıyla, kullandıkları çatal bıçak takımlarının altın veya gümüş kaplamalarıyla övünürler. Yurt dışında en küçük bir köyde dahi müze olduğunu söylersem abartmış olmam.

Sanat insanlık tarihinin ortak malıdır. Dili evrenseldir. Fransa’ya yılda 70 milyon turist gidiyor. Bunun yüzde doksanı müzelere ve tarihi yapıları görmeye gider. Louvre Müzesi’ne turizm mevsiminde girebilmeniz için saatlerce kuyrukta beklersiniz. Darphane gibi para basıyor bu yerler. Turist eskiye gelir. Almanlar İkinci Dünya Savaşı’nda Paris’i bombalamak üzereyken Fransa hemen teslim olmuş, o güzel kentin bu günlere eski haliyle ulaşmasını sağlamıştır. Gördüğüm en güzel şehir bence. Yeni olan her şeyiniz turistte ilgi uyandırmaz. Çünkü onlarda daha iyisi vardır. Buradan şuraya gelmek istiyorum. Eski Gaziantep’i koruyabilseydik; mağaralarıyla, kemerli binalarıyla, hanları ve hamamlarıyla, kervansaraylarıyla, ormanlarıyla, dutluk ve sarı güllükleriyle, 37 çeşit üzümün yetiştiği bağlarıyla... Bugün Gaziantep bir dünya mirası olabilirdi, onunla göğüs dolusu övünebilirdik. Adı yalnızca kebap, lahmacun veya baklavayla eşdeğer tutulmazdı.

Soyut resim nedir? Ressamlık bir meslek mi?
Soyut, tuval ve fırça arasındaki savaş bence. Doğa en güzel resimleri, heykelleri yapmış. Biz sadece onu taklit etmeye çalışıyoruz. Bunu yaparken de kendinizi ilave ediyorsunuz. İnsanın emek verip ekmek parası kazandığı her şey meslektir. Sanatçı olmak bambaşkadır. Beni demirci ya da takunyacıyla bir tutamazsınız. Onlar sadece yaptıkları işleri bilirler. Ben ise baktığım her nesnede farklı şeyler görür, farklı duygular yaşarım. Bunları da değişik form ve renklerde insanlığın hizmetine sunarım. İşte bu farklılıktır bizi sanatçı yapan.

Unutmayın her eserde sizin hayatınızdan bir kesit vardır. 

 

Herhangi bir yorum yapılmadı, ilk yorumlayan siz olun
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır..
 
 
Yukarı